İnsan Neden Haklı Olmak İster?
Ego dediğimiz yapı, insanın kendisini başkalarıyla karşılaştırmasına ve kimi zaman bu karşılaştırma üzerinden bir üstünlük duygusu geliştirmesine neden olabilir. İnsan; kendi fikirlerinin, düşüncelerinin, yaşantısının, bilgisinin, inancının, kültürünün ya da ait olduğu topluluğun diğerlerinden daha üstün olduğu düşüncesine kapılabilir. Bu anlayış güçlendikçe kişi, kendisine ait olanı doğru ve değerli; kendisine ait olmayanı ise yanlış, eksik veya değersiz görmeye başlayabilir. Böylece insan yalnızca haklı olduğuna inanmakla kalmaz, haklılığını bir üstünlük gerekçesine dönüştürür.
Bu eğilimin yalnızca bireysel düzeyde kaldığını söylemek de mümkün değildir. Tarihe baktığımızda benzer düşünce biçimlerinin kimi dönemlerde dinlerin, kültürlerin, milletlerin ve siyasi yapıların söylemlerine yerleştiğini görürüz. Örneğin siyahilere karşı uygulanan sistematik ırkçılığın ve sömürünün meşrulaştırılmasında, beyazların kendilerini diğer insanlardan üstün gören anlayışlarının önemli bir rolü olmuştur. İnsanlık, böyle bir üstünlük düşüncesinin nelere mal olabileceğini tarih boyunca defalarca görmüştür.
Benzer şekilde dinler tarihinde de kendi inancını mutlak hakikatin tek temsilcisi olarak görüp diğerlerini aşağılayan anlayışlar, çeşitli dönemlerde çatışmaların ve büyük yıkımların gerekçelerinden biri hâline gelmiştir. Aynı eğilimi modern dünyada milletlerde, devletlerde, ideolojilerde ve farklı toplumsal gruplarda da görmek mümkündür. “Ben haklıyım” düşüncesi zamanla “Ben üstünüm” düşüncesine; “Ben üstünüm” düşüncesi ise “Öyleyse diğerine hükmetme hakkına sahibim” anlayışına dönüşebilir.
Asıl tehlike de belki burada başlar. Bireyin zihninde yaşayan bir yanılgı, kolektif biçimde benimsendiğinde artık yalnızca kişisel bir kusur olmaktan çıkar. İnsanlar birbirlerinin inançlarını doğrulamaya, aynı düşünceyi tekrar etmeye ve karşıt olanı dışlamaya başladıkça gerçeklik giderek gölgede kalır. Haklı olma arzusu, hakikati arama arzusunun önüne geçer.
Böyle bir ortamda düşünce artık gerçeği anlamanın aracı olmaktan çıkar; kişinin ya da topluluğun kendi üstünlüğünü kanıtlamasının aracına dönüşür. Yanlış bir düşünce, onu paylaşan insanların sayısı arttıkça doğru hâle gelmez; fakat daha güçlü, daha görünür ve daha tehlikeli hâle gelebilir. Hastalıklı bir düşünce böylece virüs gibi yayılır; bireyden topluma, toplumdan kurumlara, kurumlardan kuşaklara geçerek ortak aklı zehirleyebilir.
Peki günümüz dünyasında kaç insanın açıkça, “Ben bu konuda haksızım. Kendi benliğimin, arzularımın ve çıkarlarımın körlüğüne düştüm.” diyebildiğine şahit oluyoruz?
Sorunu anlamak için belki de toplumların ve büyük ideolojilerin dünyasından çıkıp insan ilişkilerinin en küçük yapılarına bakmak gerekir. Bugün aile, arkadaşlık ve iş ilişkilerinde insanın karşısına benzer bir problem çıkar. İnsanların birbirlerinin haklarını ihlal etmeden, birbirlerini incitmeden ve kendi çıkarlarını merkeze koymadan ilişki kurabilmeleri giderek zorlaşmaktadır. Birçok insan sosyal çevresinde belirli roller üstlenmek ve gerçek düşüncelerinin bir kısmını gizlemek zorunda olduğunu hisseder. Çünkü aksi hâlde ait olma, kabul edilme ve sosyalleşme gibi temel ihtiyaçlarının tehlikeye gireceğinden korkar.
Fakat ilişkilerin yüzeyinden biraz daha derine indiğimizde ilginç bir durumla karşılaşırız: Neredeyse herkes bir şekilde başkaları tarafından haksızlığa uğradığını düşünür. Herkesin anlatacak bir mağduriyeti, gösterecek bir suçlusu ve kendisini haklı çıkaracak bir hikâyesi vardır.
Herkes haklıysa kim haksız?
Hayatım boyunca bunun farklı biçimlerine şahit oldum. Kendilerini dindar olarak tanımlayan, hayatlarını yaratıcının koyduğu kurallara göre yaşamaya çalıştıklarını söyleyen yüksek eğitimli insanlar tanıdım. Fakat bazılarının sahip oldukları bilgi, kendilerinden şüphe etmelerini sağlamak yerine kendi haklılıklarını savunmalarının aracına dönüşüyordu. Başkalarının onların gördüklerini göremediğini, bildiklerini bilemediğini ileri sürüyor; bilgiyi hakikate ulaşmanın değil, kendi konumlarını tahkim etmenin aracı olarak kullanıyorlardı.
Zenginler, bohemce alıştıkları hayatlarının ellerinden gitmesinden deliler gibi korktukları için, yaptıkları hemen her şeyi haklı gösterme çabasına girerler. Sahip oldukları hayatı ve ayrıcalıkları korumak uğruna bazen ruhlarını bile satabilecek hâle gelirler. Yaptıklarının yanlış olduğunu görmek yerine, kendilerini haklı çıkaracak gerekçeler üretir; vicdanlarıyla yüzleşmektense onu susturmanın yollarını ararlar. Çünkü insan için bazen sahip olduğu konforu kaybetmek, haksız olduğunu kabul etmekten çok daha korkutucudur.
Aile ilişkilerinde de benzer mücadeleler yaşanır. Kendi düşüncesinin hâkim olmasını isteyen insan gerçeği eğip bükebilir; arkadaşlık ilişkilerinde ise kendi kusurlu davranışlarının görünür hâle gelmesini engellemek için savunmalar, bahaneler ve oyunlar geliştirebilir. İnsan bazen karşısındakini ikna etmekten çok, kendisi hakkında kurduğu hikâyenin yıkılmasını engellemeye çalışır.
Belki de bütün bunların ortak noktasında aynı korku vardır: İnsanın kendi gölgesiyle karşılaşma korkusu.
Çünkü “Ben haksızdım.” demek yalnızca bir tartışmayı kaybetmek anlamına gelmez. Bazen insanın kendisi hakkında yıllarca inşa ettiği kişiliğin bir parçasından vazgeçmesini gerektirir. “Ben adilim.” diyen insan yaptığı haksızlıkla; “Ben dürüstüm.” diyen insan söylediği yalanla; “Ben merhametliyim.” diyen insan kendi acımasızlığıyla; “Ben bilgiliyim.” diyen insan cehaletiyle karşılaşmak zorunda kalır.
İşte insanın belki de en büyük mücadelesi burada başlar. Başkalarının kusurlarını görmek kolaydır; çünkü onların kusurları bizim benliğimizi tehdit etmez. Fakat insanın kendi arzularının, korkularının, kıskançlıklarının, çıkarlarının ve zaaflarının gölgesiyle karşılaşması çok daha zordur. Bu nedenle insan çoğu zaman kendi gölgesine bakmak yerine, ışığı başkasının kusurlarının üzerine tutmayı tercih eder.
Ve belki de insanın sürekli haklı olma arzusunun altında üstün olmaktan bile daha temel bir ihtiyaç vardır: Kendisi hakkında kurduğu iyi insan hikâyesini korumak.
Bu durumda haklılık artık hakikatle ilgili değildir. Bir savunma mekanizmasına dönüşür. İnsan gerçeği öğrenmek için değil, kendi benliğinin parçalanmasını önlemek için tartışmaya başlar. Karşısındaki insanın söylediğinin doğru olup olmadığını düşünmek yerine, onun söylediğinin kendi benlik algısına ne kadar zarar vereceğini hesaplar.
Belki de bu nedenle insanın asıl meselesi haklı olmak değil, hakikate ne kadar yaklaşabildiğidir. Çünkü haklı olmak insanın egosunu tatmin ederken, hakikati aramak gerektiğinde kendi egosundan, inancından ve hatta yıllarca doğru bildiği şeylerden şüphe edebilmesini gerektirir.
Hakikati arayan insanın belki de sorması gereken ilk soru “Ben haklı mıyım?” değildir.
Asıl soru şudur: Ya haksız olan bensem?


Yorumlar
Yorum Gönder