Tanrı'nın Gölgesinde
Vatikan’a vardığım ilk gün kendimi günahkâr hissettim.
Bunu itiraf etmek biraz tuhaf geliyor. Çünkü insan kendisini günahkâr hissetmek için mutlaka büyük bir suç işlemiş olmak zorunda değildir. Bazen yalnızca çevresindeki insanların gereğinden fazla iyi görünmesi yeterlidir.
Burada herkes gülümsüyordu.
Kapıyı açan adam gülümsüyor, koridorda karşılaştığım rahip başını hafifçe eğerek selam veriyor, yaşlı bir kadın elindeki dosyaları düşürdüğünde üç kişi birden yardımına koşuyordu. Yemekten önce dua ediliyor, yemekten sonra şükrediliyor, sabah Tanrı anılıyor, akşam İsa’nın merhametinden söz ediliyordu.
İlk birkaç gün kendi hayatımı düşündüm.
Söylediğim yalanları, içimden geçirdiğim kötü düşünceleri, sevmediğim insanları, kıskançlıklarımı, öfkelerimi, kimseye anlatmadığım küçük hesaplarımı…
Sonra etrafımdakilere baktım.
Ne kadar temiz insanlardı.
Bir ara ciddi ciddi sorunun bende olduğuna inandım.
Belki de insan gerçekten Tanrı’ya yaklaşınca böyle oluyordu. Belki ben hayatı yanlış yerde, yanlış insanlarla geçirmiştim. Belki kötülük dediğimiz şey dışarıdaki dünyanın hastalığıydı ve bu kalın duvarların içinde insan, dünyanın pisliğinden bir miktar olsun arınabiliyordu.
Bu düşüncem yaklaşık iki hafta sürdü.
İnsanları tanımak için iki hafta elbette yeterli değildir.
Ama maskelerin yorulması için bazen yeterlidir.
Ben insanları kategorilere ayırmayı severim. Bunun bilimsel hiçbir tarafı yoktur. Hatta muhtemelen oldukça haksız bir alışkanlıktır. Fakat insan zihni karmaşadan hoşlanmaz; karşısındaki kişiye bir isim, bir rol, bir çekmece vermek ister.
Ben de Vatikan’daki insanları zamanla üç çekmeceye ayırdım.
Birinci çekmecede Tanrı’nın Finansörleri vardı.
Bunları fazla göremezdiniz. Zaten güç, kendisini sürekli göstermek zorunda kaldığında henüz yeterince güçlü değil demektir. Onların isimleri bazen yemeklerde fısıldanır, bazı kapılar geldiklerinde daha hızlı açılır, bazı rahiplerin ses tonu yanlarında anlaşılmaz biçimde yumuşardı.
Kim olduklarını tam olarak öğrenemezdiniz.
Ama ne kadar verdiklerini herkes bilirdi.
İlginçtir; insanın karakteri gizli tutulabilir fakat bağış miktarı pek uzun süre gizli kalmaz.
İkinci çekmecede Tanrı’nın Yöneticileri vardı.
Çalışkan insanlardı.
Bunu inkâr etmek haksızlık olur.
Toplantılar, programlar, ziyaretler, organizasyonlar, yazışmalar… Kilisenin görünen ve görünmeyen çarklarının birbirine değmeden dönmesini sağlayanlar büyük ölçüde onlardı.
Fakat bir süre sonra onlarda garip bir değişim fark ettim.
Uzun süre Tanrı adına konuşan insan, sonunda Tanrı’nın da kendi adına konuştuğunu düşünmeye başlıyor olmalıydı.
Neyin doğru olduğuna onlar karar veriyor, neyin ahlaklı olduğunu onlar belirliyor, kimin fedakâr, kimin nankör, kimin sadık, kimin sorunlu olduğuna onlar hükmediyordu.
İsa’nın adı cümlelerinde çok geçiyordu.
Fakat İsa’nın kendisi giderek daha az görünüyordu.
Üçüncü çekmecede ise Tanrı’nın İşçileri vardı.
Onları seviyordum.
Belki de bana en gerçek gelenler onlardı.
Koridorlarda koşturanlar, masaları hazırlayanlar, temizleyenler, taşıyanlar, bekleyenler, emir alanlar, yeniden taşıyanlar ve bütün bunların arasında bir yerlerde ruhlarını kurtarmaya çalışan insanlar…
Çoğunun büyük hesaplardan haberi yoktu.
Haberi olanların da yapabileceği pek bir şey yoktu.
Onlara Tanrı’ya hizmet ettikleri söylenmişti.
Onlar da hizmet ediyorlardı.
İlginç olan şuydu: Tanrı yukarıdaydı ama emirler hep aşağıya doğru geliyordu.
• • •
Bir süre sonra birinci çekmecenin kapağı aralandı.
Para tuhaf bir maddedir.
Kâğıttan yapılır fakat insanın karakterini demirden daha kolay büker.
Bağışlar, faturalar, anlaşmalar, ihaleler, aracılar, tanıdıklar, kaybolan rakamlar, yeniden ortaya çıkan rakamlar…
İlk başlarda bazı şeyleri yanlış anladığımı düşündüm.
Sonra yanlış anlamaların neden hep aynı insanların lehine gerçekleştiğini merak etmeye başladım.
Bir gün bir adamın başka bir adam hakkında ağır sözler söylediğini duydum.
Ertesi sabah aynı iki adamı kilisede yan yana diz çökmüş dua ederken gördüm.
Bu görüntü beni çok etkiledi.
İnsan ruhunun esnekliğine hayran kaldım.
Dün birbirinin kuyusunu kazan iki adam, bugün aynı Tanrı’dan merhamet diliyordu.
Belki de Tanrı’nın en zor işi buydu:
Kimin kimi neden affetmesini istediğini anlamak.
Zaman geçtikçe hikâyeler çoğaldı.
Yalanlar.
Kayırmalar.
Birbirlerinin ayağını kaydırmalar.
Bir başkasına ait olanı kendi hakkıymış gibi görmeler.
İnsanların yüzüne gülüp odadan çıkar çıkmaz haklarında konuşmalar.
Ve bütün bunların arasında sürekli aynı kelimeler dolaşıyordu:
Ahlak.
Fedakârlık.
Hizmet.
İsa.
Tanrı.
Bir noktadan sonra şunu fark ettim:
Burada din yalnızca inanılan bir şey değildi.
Aynı zamanda mükemmel bir perdeydi.
Perdenin önünde İsa vardı.
Arkasında insan.
Ve insan, perde arkasında kaldığından emin olduğunda şaşırtıcı derecede yaratıcı olabiliyordu.
• • •
Yöneticiler daha ilginçti.
Para insanı satın alabilir; güç ise insanı yeniden yaratır.
Bir insan uzun süre emir verdiğinde, emir verme hakkının kendisine insanlar tarafından değil, evren tarafından verildiğine inanmaya başlayabiliyor.
Onlarda bunu görüyordum.
Bir toplantıda genç bir görevliye ahlak üzerine uzun bir konuşma yapan yöneticilerden birini dinledim.
Sadakatten söz etti.
Fedakârlıktan söz etti.
Kibirden uzak durmaktan söz etti.
Konuşması bittiğinde genç adam teşekkür ederek dışarı çıktı.
Yönetici arkasından baktı ve yanındaki adama:
“Bundan bir şey olmaz,” dedi.
O an aklıma İsa geldi.
Sonra düşündüm:
Belki İsa burada olsaydı, onun hakkında da aynı şeyi söylerlerdi.
Çünkü İsa’nın en büyük kurumsal problemi muhtemelen yönetilmeye pek uygun biri olmamasıydı.
• • •
Aşağıdakiler ise çalışmaya devam ediyordu.
Onlara bakarken içimdeki alay duygusu zaman zaman kayboluyordu.
Çünkü trajedi, komedinin fazla uzun sürmüş hâlidir.
Bir adam vardı.
Her sabah erkenden gelir, akşama kadar çalışırdı. Bir gün neden bu kadar yorulduğunu sordum.
Gülümsedi.
“Tanrı görüyor,” dedi.
Bu üç kelime bütün sistemin en mükemmel mekanizmasıydı.
Tanrı görüyordu.
Dolayısıyla yöneticinin görmesine gerek yoktu.
Tanrı biliyordu.
Dolayısıyla hakkını burada almana gerek yoktu.
Tanrı ödüllendirecekti.
Dolayısıyla biraz daha çalışabilirdin.
O anda üçüncü çekmecenin neden hiçbir zaman boş kalmadığını anladım.
İnsanlara yeryüzünde veremediğiniz şeyleri gökyüzünde vaat ettiğinizde, sistem olağanüstü verimli çalışıyordu.
• • •
Aylar geçtikçe ilk günkü utancımı hatırlamaya başladım.
Vatikan’a geldiğimde kendimi onların yanında günahkâr hissetmiştim.
Şimdi hâlâ günahkâr olduğumu düşünüyordum.
Fakat artık yalnız olmadığımı biliyordum.
Aramızdaki tek fark şuydu:
Ben günahlarımı saklamak için Tanrı’yı kullanmayı henüz öğrenememiştim.
Belki onlar benden daha dindardı.
Belki gerçekten inanıyorlardı.
Zaten meselenin en korkutucu tarafı da buydu.
Çünkü insanın kötülük yaparken Tanrı’ya inanmaması anlaşılabilir bir şeydir.
Asıl tuhaf olan, kötülük yaptıktan sonra diz çöküp Tanrı’yla konuşabilmesi ve ayağa kalktığında kendisini hâlâ iyi bir insan olarak görebilmesidir.
Son günlerimde artık kimseyi yargılamamaya çalışıyordum.
Onları izliyordum.
Çünkü bir yazar için ahlaksızlık bazen öfkeden önce merak uyandırır.
Bir insan nasıl hem hırsız hem dindar olabilir?
Nasıl rüşvet alıp ardından dua edebilir?
Nasıl bir başkasının ekmeğiyle oynayıp aynı akşam İsa’nın merhametinden söz edebilir?
Başlangıçta bunların çelişki olduğunu düşünmüştüm.
Sonra belki de çelişki olmadığını fark ettim.
İnsan zihni birbirine zıt iki gerçeği aynı anda taşıyabilecek kadar büyük, ikisini birbirine hiç değdirmeyecek kadar da ustaydı.
İşte asıl hikâyem buydu.
Ne Vatikan.
Ne rahipler.
Ne finansörler.
Ne yöneticiler.
Hikâyem insandı.
Kutsal olanın gölgesine saklandığında bile kendisinden kaçamayan insan.
Görevimin son günü kiliseden çıkmadan önce arkamı dönüp içeri baktım.
İnsanlar diz çökmüştü.
Başları öndeydi.
Sessizce dua ediyorlardı.
Kimin ne istediğini bilmiyordum.
Biri af diliyor olabilirdi.
Biri para.
Biri güç.
Biri gerçekten yalnızca Tanrı’yı arıyor olabilirdi.
İlk geldiğim gün olsaydı hepsini kutsal insanlar sanırdım.
Şimdi hiçbir şey düşünmedim.
Defterimi çıkardım.
Ve son cümleyi yazdım:
“Tanrı hakkında çok şey öğrendiğimi söyleyemem; fakat O’nun adını kullanan insanlar hakkında bir kitap yazacak kadar şey gördüm.”
İtalya’nın en güzel şaraplarından Prosecco’mu yudumladıktan sonra bu cehennemden ayrıldım.


Yorumlar
Yorum Gönder