VİTA (YAŞAM)
İnsanı diğer varlıklardan ayıran etik ve ahlaki normlar vardır. Eğer bunu algılama ve uygulamada problem yaşıyorsak o zaman insani olan bazı duygularımızı kaybetmiş oluruz. Bu da insanın ruh-i manada dönüşüme uğradığını söyleye biliriz.
Aristo’nun öğretisine baktığınızda insanı,
rasyonel bir varlık olarak ele alıyor, düşüne bilen doğru ve yanlış kavramları
birbirinden ayırt ede bilme yetisine sahip demek. Aristo, bu etik değerlerin
insanı hakikat ve iyiliğe doğru yönlendireceğini düşünüyordu. Anlayacağımız
gibi, Aristo’ya göre insan hayatının nihai amacının “İyi olmak.” olduğunu
söyleyebiliriz. Günümüze baktığımızda kimse kolay kolay insanlığın iyiye
gittiğini pekte iddia edemez. Hatta zulüm ve haksızlık eskilerin tabiriyle arşa
dayanmış. Öte taraftan baktığımızda bütün dinler, felsefe ve kutsal kitaplar
insanın temel amacı ‘’İYİ OLMAK’’ olduğunu söylerler. Oysa ortada söylenenlerin
tam tersi yaşanıyor. İnsanlar kötülük için sıraya girmiş, İnsan ruhu, beden
karşısında manasını kaybetmiştir.
Hayatın bu zıtlıklarına kendi penceremden
baktığımda hayat, birileri tarafından haksız bir şekilde zulme uğramak için çok
acımasız, kısa ve adaletsizce geliyor. Düşünsenize insanoğlunun doyumsuz ve
egoist arzularından dolayı bir şekilde korkunç zulümlere maruz kalıyorsunuz. Sevdiklerinizi,
vatanınızı, ailenizi geride bırakıp bilinmeyene doğru yollara çıkıyorsunuz. Ve bu
yolların size neler sunacağını hayal bile edemiyorsunuz. Farklılıklarınızdan,
düşünce tarzınızdan, inancınız, siyasi ve sosyal konumunuzdan dolayı
ötekileştirme, şiddete maruz kalma, hapse atılma hiç adil değil. Sırf güç
ellerinde olduğu ve menfaatleri için insanlara her türlü zulmü reva gören insanların,
devletlerin, toplumların kalplerinin karardığına ve devlet sistemlerinin
çürüdüğüne inanıyorum.
Oysa her birey saygı, can güvenliği, kabul
görme ve toplum içinde kendini özgürce ifade etme hakkına sahiptir. Hayat sadece
birilerinin düşünce dünyasından ibaret olmadığını ve herkesin kendine ait dünyaları
olduğunu bilmemiz gerekir. Doğrular ve gerçekler öznel ve nesnel olarak
ayrılmıştır. Bu kavramların birbirinden farklı olduğunu ve fikirlerimizi başka insanlarla
paylaştığımızda, sınırlarımızın farkında olmamız gerekir. Belki de öğrenmemiz
gereken ilk ahlaki olgulardan biri de bu olmalıdır.
Demesi her
ne kadar kolay görünse de şüphesiz hepimiz okuduğumuzda ya da dışardan baktığımızda
hak versek de şahsi çıkarlarımıza ters geldiğinde olaylara karşı çok farklı
tavır sergileyebiliyoruz. Bu da bizim insani ve ahlaki olgunlaşmamızı
tamamlayamadığımızı gösterir. Büyük klasik Alman Felsefesi de soyut-ideal insan
yani ‘’insanın özü’’ denilen şey, toplumsal ilişkilerin ve başkalarına karşı
tutumların toplamı diyor. Anlayacağımız gibi ya insan olduğumuzun farkına varıp
özümüze yani Aristo’nun temel insani değerler dediği ‘’İYİ OLMAK’ kavramına döneceğiz
ve yahut hep birlikte insanlığın sonunu bilinmeyene doğru götüreceğiz.
Şimdi
kötülüğün vücut bulmuş, insanın kendi varlığından uzaklaşıp dönüşüme uğramış ve
kötülüğün farklı boyutlara taşıdığı bir olaya tanıklık etmenizi istiyorum.
Iraklı Çiya’nın hayat hikâyesi size insanlığın
gelebileceği korkunç ve acımasız noktalarından bir kısmını gösterecek.
Biliyorum ki yeryüzünde çok daha korkunç zulümlerin var olduğunu ancak gözleri
kör vicdanları kararmış zalimler tarafından üstleri kapatılıp bilinmezliğe gömülüp
kaybolduğundan dolayı bizler bilemiyoruz.
Yaşamın var olduğu günden beri yeryüzündeki en
karmaşık ve bilinmeyen varlık insanoğludur. Felsefenin insan ruhu karşısındaki
dipsiz ve sınırsız soruları bunun bir örneğidir.
Bölüm I
Ben Çiya 23
yaşındayım. Hayata, ilk ağlama çığlıklarımı Irak’ın Şengal bölgesinde attım.
Babamın hapse atıldığı bir ilkbahar sabahı bu kokuşmuş dünyaya ayakbastım.
Doğumum sancılı olmuş tıpkı bu topraklardaki yaşayan insanların hayatları gibi.
Babam o gün kumaş dükkânında bir gün evvelinde tartıştığı dükkân komşusu olan
Kürt hacı İsmail Efendinin şikâyeti üzerine ifadesi alınması için götürülmüştü.
Annemin kendi derdini bırakıp babamın arkasından attığı nidalar köyün yaşlıları
tarafından hep anlatılırdı. Çünkü neler yapacaklarını biliyordu. Aynısı onun
kardeşine ve diğerlerine de yapmışlardı. Bu onların değişmeyen kaderleriydi.
Evet, eğer Ezidiyseniz ve Ezidi olmayan biriyle tartışırsanız haksız her zaman
sizsiniz. Burada adalet böyle işliyor.
Bizler
inancımız ve etnik kimliğimizden dolayı hep dışlandık ve haksız şekilde zulme
uğradık. Toplum içinde ötekileştirip üçüncü sınıf insan olarak sistematik bir
şekilde zulme maruz kaldık öyle ki yapılan zulümler İslam ve Allah adı altında her
türlü değerlerimizi yok edip canlarımızı gözlerini kırpmadan alıp kadınlarımızı
ve mallarımızı kendilerine helal gördüler. Ve hiçbir dini otorite çıkıp bunun
yanlış olduğunu söylemedi onlara.
Babamı Ezidi
olduğu için tartıştığı Hacı Efendi yüzünden darp edilip para cezasına
çarptırıldıktan sonra eve göndermişlerdi. Neyse ki canlı bir şekilde eve
dönmüştü.
Bizler bu
toprakların kimsesiz ve siyasilerin oyunlarına oyuncak olmuş ölüm
havarileriydik. Halkımız yüz yıllardır Araplar, Persler, Kürtler ve Osmanlı
tarafından öldürüldü ve hala öldürülüyoruz. Onların inançlarına göre bizler
şeytanın çocuklarıydık, birer pisliktik, yemeklerimize dokunulmaz yenilmez
hatta onların yiyeceklerine dokunduğumuzda da haram oluyordu. Oysa onların
ruhları kendi düşüncelerinden daha karanlıktı.
Babam on gün sonra yara bere içinde eve dönmüştü. Annemin sevinci paha biçilemezdi çünkü o gidişlerin dönüşü çoğu zaman olmuyordu. Hayatımız yokluk ve çaresizlik içinde geçiyordu. Kendi öz benliklerimizi gizleyerek aslımızı inkâr ederek onların dilini, kültürünü yaşıyorduk. Bu da Tanrıdan payımıza düşendi. Kolay bir çocukluk geçirdim diyemem. Hayatın bütün zorluklarıyla bu yaşıma kadar gelebildim. Ben, ailem ve diğerleri gibi bu zulme göz yummak istemiyordum bunu kendime kabul ettiremiyordum ancak güç onlardaydı, yapabileceğim hiç bir şey yoktu. Olsa ne olacaktı ki, ertesi gün bedenim bir çöplükte bulunurdu o yüzden bu lanetli topraklar onların olsun deyip Avrupa macerasına çıkmaya karar vermiştim. Derken tarih 3 Ağustos 2014 e gelmişti. Ölüm bir kere daha kapılarımızı acımasızca çalmıştı keşke bir tek ölümle kalsaydı. İŞİD mücahitleri canlarımızı kendilerine helal görüp bizleri öldürerek kız çocuklarımızı iki sigara paketine pazarlarda satarak cennete gideceklerini düşünüyorlardı. Ve Arap, Kürt komşularımız iki saat içinde düşman olmuşlardı bize. Yapayalnız inancımızın bedelini korkunç bir şekilde veriyorduk. Bizler kendi halimizde yokluk içinde kimseye karışmadan yaşamak istiyorduk sadece yaşamak. Ama onlara bu bile çok geliyordu. O gece toplanıp gruplar halinde kaçmaya karar verdik. Küçük çocuklar, bebekler, kadınlar ve bizler. Geride yaşlılarımızı bırakıp dağlara doğru yol aldık. Yolun meşakkati gittikçe işkence ve sonrasında ölümlere yol açıyordu. Açlık, susuzluk, yakıcı sıcaklık, kadınların göğüslerindeki sütün son damlasının bitmesiyle ölümün ilk bebekleri almasıyla başlamıştı. Sekiz gün süren dağ yürüyüşü akabinde onca ölüm bıraktık arkasında, bu kimsesiz cehennem vari topraklar.
Yaklaşık 35
kişi Türkiye sınırına vardık. Halimizi gören sınır güvenliği memnuniyetsiz bir
şekilde bizleri alıp kamplara götürdüler. Kendi aralarında ki konuşmalarında
bizleri böcek gibi gördükleri yüzlerinden okunuyordu. Biz bu duyguya çoktan
alışmıştık.
Aramızda 14
yaşında anne babasını kaybetmiş küçük bir kızcağız vardı. Ruhu çıkmış gibiydi.
Açlıktan mı korkudan mı belli değildi. Dağılmış saçı, susuzluktan kurumuş dudakları
ve kimsesizliğin getirdiği o ruh haleti onu öyle yormuştu ki, bizi götürdükleri
her yerde uyuya kalıyordu.
Nihayet
kayıtlarımız bitmiş bizleri şehre 15 km uzaklıktaki kapma yerleştirmişlerdi.
Acılarımızla
baş başa kalmıştık nihayet. Ağlama vaktiydi, geride bıraktıklarımıza ölen masum
bebeklere ve bilinmeyen kaderimize.



Yorumlar
Yorum Gönder